Yaratılışın doğası ve insanlığın teknolojiyle kendi sonunu getirme ihtimali üzerine .
İnsanlığın sonunu getirecek bir kıyamet, yüzyıllardır dinlerin mitolojilerin korkulu sopası oldu . Tüm geleneksel inanışlarda dünyanın sonu genellikle ilahi bir planın parçası. Tanrı isterse dünyayı yargılamak üzere yok eder ya da yeni bir başlangıç için eski düzeni sona erdirir. Oysa modern bilim ve düşünce, insanın da tıpkı diğer türler gibi doğal yollarla yok olabileceği fikrini ortaya attı. Özellikle 19. yüzyılda jeoloji ve evrim teorisinin gelişmesiyle, insan türünün dinozorlar gibi bir gün ilahi bir müdahale olmaksızın yok olabileceği düşüncesi yaygınlık kazandı
Bu bakış açısı, kıyametin gökten inen bir gazap değil, doğanın akışı veya insanın hataları sonucu gelebileceğini öne sürüyor.
Peki Tanrı her şeye gücü yetiyorsa, bizim sonumuzu getirecek o büyük felakete neden engel olmasın?
Varsayımımız şu:
Tanrı zamansız, mekânsız ve bütün varoluşun zorunlu kaynağı olan bir varlıktır. Yaratmak, O’nun doğasının bir parçasıdır. Hatta öyle ki, Tanrı’nın yaratıcı olmaması mantıksal bir çelişkiye yol açar . Başka bir deyişle Tanrı, tıpkı güneşin ışık yaymadan duramaması gibi, varlık vermeden duramaz. Nitekim İslam filozofu İbn Sina (Avicenna) gibi düşünürler, yaratılışı Tanrı’nın taşan iyiliğinin doğal bir sonucu olarak görmüştü
Yaratmak, Tanrı için bir zorunluluk değil belki, ama kendi özünden gelen bir taşma eylemidir; varlıklar Tanrı’nın sınırsız iyiliği ve kudreti taşıp yayıldığı için var olur.
Bu bakış açısına göre Tanrı, bir şeyleri yaratıp sonra yok eden bir kapris sahibi olamaz. Eğer Tanrı varlıkları yaratıyorsa, onları tamamen ortadan kaldırmak – yani yaratıp sonra pişman olup silmek – O’nun tutarlı doğasına aykırı olur. Mantıksal tutarlılık bakımından düşünüldüğünde, Tanrı’nın yaratıp sonra yok etmesi kendi kendini inkâr etmesi gibi görülür. Yaratmak Tanrı’nın doğasından geldiğine göre, yarattığını mutlak anlamda yok etmek bu doğaya ters düşmez mi? Bu yüzden, Tanrı’nın yarattığı özellikle insanlığı bizzat yok etmeyeceği savunuluyor. Klasik dini anlatılardaki tufan veya kıyamet senaryolarının aksine, Tanrı’nın eli insanın mutlak sonunu getiren olmayacak diye iddia ediliyor.
Eğer durum böyleyse, insanlığın sonu nasıl gelebilir? Cevap olarak parmaklar insanın kendisine dönüyor. Yaratıcısı Tanrı olmasa da yıkıcısı insanın bizzat kendisi olabilir. Yani insanlık kendi felaketini kendi elleriyle hazırlayabilir. Bu fikir ilk bakışta ürkütücü ama aslında tanıdık: “Frankenstein” hikâyesini düşünelim. Mary Shelley’nin klasik romanında bilim insanı Victor Frankenstein, büyük bir tutkuyla yarattığı yapay insansı varlık tarafından mahvedilir. Yaratıcı, kendi yarattığı canavarın kurbanı olur. Bu kurgu, insanoğlunun kendi eserleriyle başına gelebileceklerin metaforik bir habercisi gibi okunabilir. Bugün etrafımıza baktığımızda teknolojinin olağanüstü hızla gelişmesi, enerjinin muazzam boyutlarda kontrolsüzce kullanılması ve insan eliyle “yeni varlıklar” üretme girişimleri (örneğin yapay zekâ veya sentetik biyoloji) bize benzer bir hikâyenin gerçek dünyada da mümkün olabileceğini gösteriyor.
Günümüzde insanlığın kendi sonunu getirebileceği senaryoları düşünmek ne yazık ki pek zor değil. Nükleer silahların imha gücü, yanlış ellerde tüm medeniyeti yok edebilecek kadar büyük. Ekolojik çöküş, teknolojiyle tetiklediğimiz bir tehdit; gezegenin dengesini bozarak kitlesel yok oluşlara davetiye çıkarıyoruz. Ve belki de en çok tartışılanı, yapay zekâ alanındaki hızlı yükseliş. Birleşik bir yapay genel zekânın (AGI) bizden bağımsız bir iradeye kavuşup insanlığı tehdit etmesi, sadece bilim kurgu filmi olmaktan çıkıp ciddiye alınan bir risk haline geldi. Nitekim 2023 yılında Yapay Zekâ Güvenliği Merkezi (Center for AI Safety) yayınladığı bildiride, kontrolsüz yapay zekâ gelişiminin insan türü için yok olma riski doğurabileceği uyarısında bulundu ve acil önlemler alınması çağrısı yaptı
Bu bildiriyi imzalayanlar arasında dünyanın önde gelen AI bilim insanları da vardı ve yapay zekâ riskini nükleer savaş veya global pandemi ölçeğinde bir tehdit olarak gördüklerini belirttiler
Yani kendi icat ettiğimiz “zekâ”, eğer dikkat etmezsek, bir gün bizim sonumuzu getirebilecek bir canavara dönüşebilir.
Bütün bu resimde Tanrı nerede? Tanrı gerçekten zamansız ve mekânsız ise, olup bitene dışarıdan ve zamandan bağımsız bir bakışla hâkim demektir. Tanrı için geçmiş, şimdi ve gelecek bir bütün halinde aynı anda mevcut. Felsefe tarihinde Boethius gibi düşünürler Tanrı’nın zamansız varlığını, “her şeyi bir an’da ve bir bakışta görmesi” şeklinde tasvir etmişti
Bu perspektiften, insanlığın gelecekteki olası yok oluşu da Tanrı’nın gözünde zaten olmuş bitmiş bir gerçek gibidir. Bizler zaman içinde yaşadığımız için bu sondan habersiz şekilde ilerliyoruz; henüz yaşanmamış diyoruz. Oysa zamandışı bir varlık açısından bakıldığında, bizim geleceğimiz (ister kurtuluş olsun ister yok oluş) şimdiden koca evrensel tablonun bir parçası olarak “görülüyor”. Tanrı, insanın kendi kendini yok edişini – eğer gerçekleşecekse – zaman dışı bilgisiyle bilir, ancak bunu bizzat yapanın kendisi olmadığından, sadece olup biteni seyir halinde diyebiliriz.
Elbette bu düşünce, kader ve özgür irade tartışmasını da akla getiriyor: Madem Tanrı olacakları başından beri görüyor, bizim çabalarımızın bir anlamı var mı? Bu zor bir soru, ancak sözünü ettiğimiz bakış açısı insanın özgür seçimlerini ve onların sonuçlarını vurguluyor. Tanrı’nın yaratıcı doğası gereği bizlere hayat verdiğini, fakat bu hayatla ne yapacağımız konusunda bizi serbest bıraktığını varsayıyor. Yani Tanrı baştan “İnsanoğlu kendi sonunu getirecek.” diye yazıp kenara çekilmiş değil; ancak bizim seçimlerimiz sonunda bu yönde olursa, bunu da engellemeyeceğini ima ediyor. Çünkü kendi yarattığı özgür iradeli varlıklara saygı duyuyor – ve belki de mantıksal tutarlılığı gereği, özgürce yaptığımız hataları silip bizi kurtarmaya kalkışmıyor.
Bu fikir, üzerinde düşünmesi hem rahatlatıcı hem de rahatsız edici bir paradoks barındırıyor. Bir yandan, Tanrı’nın bizi yok etmeyeceği düşüncesi rahatlatıcı; kozmik bir yıkım cezasının hedefi olmayacağımızı söylüyor. Ama diğer yandan, sonumuzu getirebilecek olanın biz olduğumuzu hatırlatması son derece rahatsız edici. Kaderimizin iplerinin kendi ellerimizde olması, ilahi bir koruma kalkanına güvenemeyeceğimiz anlamına geliyor. Sorumluluğu üzerimize yıkıyor: Kendi canavarlarımızı yaratırken dikkatli olmalıyız. Teknolojiyi geliştirirken, doğayla ilişkimizi kurarken, hatta bilimsel merakımızı doyururken bile etik ve uzun vadeli bir bilinçle hareket etmek zorundayız. Zira bu senaryoya göre Tanrı, bize yolumuzu gösterip uyarsa da, son anda müdahale edip bizi kendimizden kurtarmayacak.
Kimi inanır, kimi inanmaz; bu bakış açısını benimsemek zorunda değiliz. Fakat bu fikir bize değerli bir içgörü sunuyor: Varoluşumuzun kıymeti ve kırılganlığı üzerine düşünmeyi... Eğer gerçekten kozmik bir ebeveyn bizleri koruyup kollamayacaksa, kendi kaderimizin sorumluluğunu almak ve yaratıcı gücümüzü yıkıma değil iyiliğe yönlendirmek her zamankinden daha önemli değil mi? Bu soruların kesin bir cevabı yok, ancak düşündürücü oldukları kesin. Tanrı’nın yaratıcı doğası ve insanın kendi kendini yok edebilme potansiyeli üzerine kafa yormak, hem tevazu hem de sorumluluk duygusu aşılayan bir zihinsel egzersiz. Belki de bu düşünceler, içimizde hala yanan sağduyuya bir çağrıdır: Kendi sonumuzu hazırlamamak bizim elimizde.

Yorumlar
Yorum Gönder
bana birşeyler yaz